1935 yılında, Amerikalı gazeteci Gladia Baker ile görüşmesinde dış politika ve dünya barışı ile ilgili sözleri
“Atatürk’le Dolmabahçe Sarayında, gazeteci Miss Gladya Baker de, Büyük Adam’ın bu görüşmede o zamanki dünya durumuna ve barışı korumak için alınması gereken tedbirlere dair söylediklerini şöyle anlatmaktadır:“Yakın bir gelecekte savaş ihtimali görüyor musunuz?…” sorusu üzerine:
“Asker, inkılâpçı Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayındaki yemek masasından dürüst mavi gözlerini kaldırdı; bakışları yüksek pencerelerden karanlık ve asude Boğaziçi’ni geçerek Anadolu yakasının yanıp sönen ışıklarına gitti; ağır ve ciddi bir sesle “Yakın gelecekten bahsetmemeliyiz!” dedi, “Savaş tehlikesi bulunduğumuz zamanda vardır.” Avrupa’daki durumun birkaç ay öncekine göre daha gergin olup olmadığını sorunca da, “Daha fenadır, daha çok fenadır” dedi. “Savaşın ciddiyetini dikkate almayan bazı gayri samimi önderler, saldırının vasıtaları (agent) olmuşlardı. Kontrolleri altındaki milletleri; milliyetçilik ve geleneği yanlış bir şekilde gösterip kötüye kullanarak aldatmışlardır. Bu bunalımlı saatlerde, karışıklığa engel olmak için kitlelerin kendileri karar vermeleri, sorumluluk mevkiini, yüksek karakterli, yüksek moralli, vicdanlı insanların eline tevdi etmeleri zamanı gelmiştir; bu gecikmeden yapılmalıdır.”
Bundan sonra Çanakkale’nin ve Türk İstiklâl Savaşının Asker Kahramanı, Realist Atatürk dedi ki: “Eğer harp bir bomba infilâkı gibi, birdenbire çıkarsa, milletler savaşa engel olmak için silâhlı dirençlerini ve mali güçlerini, saldırgana karşı birleştirmekte tereddüt etmemelidir. En seri ve en etkili önlem; muhtemel bir saldırgana, saldırının yanına kâr kalmayacağını açıkça anlatacak, milletlerarası örgütün kurulmasıdır.”
“Atatürk bölge anlaşmalarının nihai değerinin, bütün milletleri içine alacak genel bir anlaşmanın imzalanmasında olduğuna inanmıştı. “Bununla beraber,” dedi, “hali hazırda en acil ihtiyaç, komşu ülkelerin, birbirlerinin özel ihtiyaçlarını ve sorunlarını görüşmeleridir; bundan başka bölge anlaşmaları, barışın korunması için değerlerini şimdiden kanıtlamışlardır.”
“Savaş çıktığı takdirde Amerika tarafsızlık siyasetini koruyabilir mi?” dedim. “İmkânı yok,” dedi, “imkânı yok! Eğer savaş çıkarsa, Amerika’nın milletler topluluğunda işgal ettiği yüksek mevki herhalde etkili olacaktır. Coğrafi durumları ne olursa olsun milletler birbirlerine birçok bağlarla bağlıdırlar.
Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanın sakinleri gibi düşünüyor; Birleşik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanın en lüks dairelerinde oturmaktadır. Eğer apartman, oturanlardan bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına imkân yoktur. savaş için de böyledir; Birleşik Amerika Cumhuriyetinin uzak kalması mümkün değildir.
Atatürk şu sözleri ilâve etti: “Bundan başka Amerika büyük, kuvvetli ve dünyanın her yerinde ilgisi olan bir Devlet olduğundan, kendisinin politika ve ekonomi yönden ikinci derecede bir mevkie düşmesine asla izin veremez.”
“Fikrinizce Amerika Adalet Divanına katılmalı mıydı?” sorusunu sordum. Dedi ki: “Adalet Divanına katılmakla Birleşik Amerika Cumhuriyetleri şüphesiz genel barışın sürmesine yardım etmiş olacaktı; nüfuz ve insanı idealleri o kadar büyük olan bir milletin, milletlerarası anlaşmazlıkların arabuluculukla çözülmesinde aktif bir yer almayı reddetmesi doğru değildir.”
“Öyle ise,“ dedim, “Milletler Cemiyetinin barışın korunması için etkili bir araç olduğunu zannediyor musunuz?” “Milletler Cemiyeti, henüz kesin ve etkili bir araç olduğunu kanıtlayamamıştır; diğer yandan Milletler cemiyeti bugün, bütün milletlerin, ortak amacın gerçekleşmesi için çalışabilecekleri tek örgüttür,” cevabını verdi ve devam etti: “Şuna da inanıyorum ki, eğer sürekli barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek milletlerarası önlemler alınmalıdır. Bütün insanlığın refahı; açlık ve baskının yerine geçmelidir; dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”
Atatürk bu sözlerini, hassas elleriyle ekseriya yaptığı kuvvetli jestlerle güçlendirmişti.
“Türkiye neden Boğazları tahkim etmek istiyor?” sorusunu sordum. “Türkiye’nin Boğazları açık bırakmaya razı olduğu Lozan Anlaşmasından beri dünyanın durumu ve bazı koşullar değişmiştir. Boğazlar, Türkiye topraklarını ikiye ayırır; bundan dolayı bu deniz geçidinin tahkimi, Türkiye’nin güvenlik ve savunması için çok önemlidir. O, aynı zamanda milletlerarası ilişkilerin can alıcı bir unsurudur. Anahtar durumunda olan böyle önemli bir yer, herhangi maceracı bir saldırganın keyfine ve merhametine bırakılamaz; Türkiye muhtemel barış bozucularının, birbirleriyle savaşmak için Boğazlardan geçmesine engel olmaya mecburdur” dedi ve kusursuz smokinin altında geniş omuzları doğruldu: “Türkiye buna asla izin vermeyecektir!…” sözlerini ilâve etti.”
Soyak, burada, Atatürk’ün bu düşünceleri ile 26 Haziran 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Anlaşması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor:
“Bir insan ömrü içinde iki kere insanlığa tarif olunmaz acılar yükleyen savaş belâsından geleceğin nesillerini korumaya….
İnsanın ana haklarına, bireyin onur ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan inancımızı yeniden ilân etmeye…
Adaletin korunması ve anlaşmalarla devletlerarası hukukun diğer kaynaklarından doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli şartları yaratmaya….
Sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmaya ve daha büyük bir özgürlük içinde daha iyi yaşama şartları oluşturmaya…
Bu amaçla: hoşgörü ile hareket etmeye, iyi komşuluk anlayışı içinde birbirimizle barışık yaşamaya…
Milletlerarası barış ve güvenliğin korunması için güçlerimizi birleştirmeye…
Ortak çıkarların gerekleri dışında silâh kullanılmamasını sağlayan ilkeleri kabule ve usulleri kurmaya….
Bütün ulusların ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için uluslararası kurumlara başvurmaya…
Azmetmiş olan biz Birleşmiş Milletler Halkı, bu amaçları gerçekleştirmek için gayretlerimizi beraberce sarf etmeye karar verdik.”
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; s. 513-515)