Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilen gazeteci ve yazar Berthe B. Gaulis’in, Atatürk’ün, 1 Aralık 1921 tarihinde(*) TBMM’de yaptığı konuşma hakkında yazdıkları
…
Şimdi Paşa gelmiş bulunuyordu. Çabuk adımlarla, herhangi bir yere basit bir mebus gibi gitti oturdu, dinledi, notlar aldı.
Sonra, kurşun kaleminin tersiyle önündeki sıraya üç kez vurdu. Bu, söz istediğinin işareti idi. Başkanlık eden zat, kalem darbelerinin farkında olmamıştı. Paşa, onları aynı jestle tekrarladı, bu sefer bir işaret ona cevap teşkil etmişti, o da ayağa kalkıyor, toplantı salonunu, kendini simgeleyen yürüyüşü ile geçiyor, hatiplere ayrılmış yerin merdivenlerini çıkıyordu. Kürsüye gelince önüne bir kaç küçük tabaka kağıt koydu ve başladı. Bu kağıtlara çok az bakacak, hep irticalen konuşacaktı.
Çok kısa bir ara verme ile tam beş saat, bu topluluğa hitap edecekti. Öyle bir topluluk ki, pek değişik unsurlarla oluşmuştu ve bir kere olsun tökezlemeyen, sürtüşmeyen sözlerinin egemenliği onu ilgilendirecekti.
O ölçülü ton, bugün madenî biçimde çınlıyordu. Düşüncelerine tam hakimiyetle konuşuyordu. Sözlerindeki şiddet tesadüfi değil, iradi idi. Zarif kalpağı altında, profili bir madalya gibi hareketsizleşiyordu. Sivil kıyafette idi, her zamanki gibi çok güzel giyinmişti. Öteki mebuslarınki ile onun elbisesi arasındaki farkı görebilmek, ondaki kusursuz elbise kesilişini fark edebilmek için, alışmış gözlerin bakması yeterdi.
Bununla birlikte, ne kadar sade kalmak isterse istesin , hareketi, yürüyüşü anlatılmaz bir itibarlı durumu, şefi derhal işaretliyor, bütün topluluk da onu, davranışı ile, öyle tanıdığını gösteriyordu. Topluluk inanılmaz bir dikkat yoğunlaşması ile fakat asla bir aşağılık duygusuna kapılmaksızın bazen da heyecandan titreyerek yürekten dinliyordu. Bir ara şöyle demişti:
“ İşte bir haftadan fazla oluyor ki, burada, vekiller ile onları temsil edenlerin vazife ve mesuliyetleri görüşülüyor. İlgililerin açıklamalar yapmaları elbet gerekiyor. Bu bakımdan kanun sözcüsü haklıdır; ama öteki hususlarda, onun fikirlerine katılmıyorum.”
Çatışan iki grubu kıyaslayarak şunları eklemişti. Mustafa Kemal :
- “Burada herkesin konuşmasını dikkatle dinledim, onlardan yararlandım.” Sonra, benzetilmez bir ustalıkla, sözcünün ortaya koyduğu kanıtları, ayrı ayrı çürütüyor, bundan sonra da, birden bire, şiddetle vuruyordu: Ülkeyi felâkete götürmüş bir “kanun esasi” vardı, onu parçalara ayırıp, gösteriyor, onun tüm zaaflarını ortaya koyuyor, buna karşı yeni hükümler öneriyor, ona kanuni ve hukuki yönlerden hak verdirerek, her zaman kendine egemen fikri ortaya atarak, bir güven meselesini meclis önüne getiriveriyordu.
Onun bütün davası, süresi uzun bir eseri ortaya koymaktı ve çok kez yaptığı gibi, yine parlamentoyu, madde madde, bir tahlilin içine çekiyordu. İki yıl, bunu, hep birlikte hazırlamışlardı. Hatip, şimdi, Parlamentosuna, altına imza koyduğu anlaşmaları, akitleri hatırlatıyor ve bugün feci şartlar içinden çekip aldığı Türkiye ile çözülmeler halindeki Türkiye’yi kıyaslıyordu.
Sonra, soruyordu: “Bizim Devlet şeklimiz nedir? onu ne ile kıyaslayabiliriz?
Devletimiz, ne demokratiktir, ne de sosyalisttir. O diğerlerinin hiçbirine benzemez, o milli iradeyi, milli hakimiyeti temsil eder. Mutlaka, sosyal görünüşü ile anlatmak gerekirse:
- “O, halkın Devletidir deriz.”
Meclis, bunları, bütün kalbi ile dinliyordu. Arada, bir takım sesler yükseliyor, bazı itirazlarda bulunuluyordu. Hocalar ise hatibi destekliyorlardı :
- Biz fakir ve çalışkan bir milletiz, yaşamak için, kurtulmak için çalışan bir millet. Bu nedenle herbirimizin hakkı da vardır, yetkisi de vardır. Ama bizler, bu haklarımızı çalışmak suretiyle elde ediyoruz. Hiç kimseye benzememenin şerefini taşıyoruz. Bununla övünmemiz gerekir.”
Hatip, daha sonra, asla bozulmayacak emin üslubu içinde, şöyle diyordu: “Şayet bu tahlillerim uzuyorsa, beni bağışlayın, zira bütün dünyaya sesleniyor, cevap veriyorum buradan, milletim adına ve sizlerin Başkanınız sıfatıyla…”
Bundan sonra, bir kere daha, tam bir ilke ifadesiyle, değişmez amaç güden sabit ve gerçekçi politikasını şöyle dile getiriyordu :
- Milli sınırları içinde ülkenin hayat ve istiklâlini sağlamak, her çeşit hayalden uzaklaşıp, gerçekler zeminde kalmak.”
Ayrıca, Meclise, her politik varlığın kendi kudret ve gelişme sınırları bulunduğunu şöyle hatırlatıyordu:
- Biz, canlarımızı ancak istiklâlimiz için feda ederiz.”
1908 deki hataları, “Kanunu Esasi” nin ilanını, sadece birkaç adamın ihtirasına hizmet için yapılan o esas teşkilât kanunundaki gafleti işaret ediyor, sonra şimdi hep birlikte serbestçe yaptıkları ve ellerinde yasama, yürütme kaza organları güçlerini bir bütün halinde toplayan yeni kanun tasarısı üstüne ışık tutuyor, bu kuvvetlerin ayrımı konusunda teklif getiren sözcüye de şiddetle karşı çıkarak şöyle diyordu :
- Hükümet edebilmek için tek bir temel şart vardır. O şart kurtuluştur.
Mustafa Kemal, konuşmasını şöyle bağlıyor ve bitiriyordu :
- Şayet, bütün bu sözlerden sonra, sizleri bir gerçek ya da bir anlayış üzerine aydınlatabildimse, kendimi mutlu sayacağım. Size ifadeye çalıştığım o hakikat, şudur: Millet yolunu seçmiş, o yolun sonuna gelmiştir. Millet, ışığı görmeye başlamıştır; bu, onun mutluluk güneşidir, Onu geri çevirecek hiçbir kuvvet mevcut değildir.”
Uzun bir anlatışın bu küçük tahlili, ondaki gücün, parlaklığını ve niteliğini ortaya koymaktan uzaktır. O anlatışta her cümle bir ayrı değer taşır. Şuraya buraya çıkarılan bazı kısımlar o sözlerin hakim vasıflarını veremezler.
Bir yandan da, bu konuşmanın dinleyiciler üzerindeki etkisini izlemekte yarar vardır. Anadolu’nun bütün vilayetlerinden, uzak diyarlardan koşup gelmiş bu insanlarda, gerçekten, bir amaç uğrunda çalışma aşkı vardı. Bu amaç, o günlerin zorluklarını çok aşan bir amaçtı.
Günün zaruretlerini hatırlatan Mustafa Kemal’in bunları çözümleme çarelerini şartlar halinde göstermesi yanında, sesi ile , bakışı ile, tüm kişiliği ile, dayanılmaz bir kuvveti daha vardı: Bu, üstünde milyonlarca insanın gözü olan, onun en ufak sözünü bekleyen, ona ümitler bağlayan insanları sevk edebilme yeteneğidir.
…
Dinleyici localarında, Asyalı delegelerin yüzlerinde, konuşmayı eksiksiz anlayabilmenin gayreti görülüyordu. Mustafa Kemal, aynı çevik adımlarla, yüz çizgilerinde hiç bir yorgunluk eseri görülmeksizin, kendisini topluluktan ayıran bir kaç basamağı indikten sonradır ki, birden gevşedi ve işte ancak o anda, konuşmasının saatlerce sürdüğünü fark etti.
(Gaulis, Berthe B., Çankaya Akşamları, Çev: Füruzan Tekil, İstanbul, 1983, s. 45-47)