1935 yılında, Atatürk’e karşı, Urfa Milletvekili Ali Saip Ursavaş ve diğer bazı kişiler tarafından yapıldığı iddia edilen suikast girişimi davası sırasında Atatürk’ün tutumu
…Şahitler de dinlendikten ve sanıklarla, avukatlar son savunmalarını yaptıktan sonra mahkeme Heyeti kararını hazırlamak için saat on altıyı çeyrek geçe müzakereye çekilmişti.
İkinci oturum saat yirmi biri çeyrek geçe yani tam beş saat sonra yapılarak karar okunmuştu.
Başkan Osman Talat İltekin: “Davanın gerek mahkeme, gerek kamuoyunu uzun zamandan beri haklı olarak ve şiddetle ilgilendirdiğini, mahkemenin inceden inceye araştırmalar yaptığını” kaydederek: “Kararın şimdilik özet olarak bildirileceğini, ayrıntılı gerekçelerin ayrıca hazırlanacağını” söylemiş, ondan sonra bütün sanıkların beraatini bildiren karar okunmuştu.
Mahkeme, kendisini bu karara sevk eden etkenleri şöyle özetliyordu.
İkrar, maddi delillerle belgelenmedikçe bir kanaat veremez.
Halbuki bu olayda sanıkların ikrarları madde delillerle belgelenmemiştir.
Sanıklar zorunlu haller altında itiraflarda bulunduklarını söylemişlerdir ve bunun aksi kanıtlanamamıştır.
Bundan başka mantıki seyir de sanıkların itiraflarının doğru olmadığını göstermiştir…
İfadeler arasındaki birbirini tutmazlık, mahkemede vicdani bir kanat oluşmasını sağlamamıştır…
Atatürk mahkemenin geçirdiği değişik safhalar ile hemen hemen hiç ilgilenmemiş, mahkemenin verdiği kararı da gayet doğal karşılamıştı; O, adalet cihazının hiçbir olay karşısında, nereden gelirse gelsin, maddi ve manevi hiçbir etkiye kapılmayarak, tam bir özgürlük içinde, işlemesine çok önem veren bir liderdi. Bu nedenle bütün milletçe derin bir heyecan ve ilgi ile izlenmekte bulunan bu kadar önemli ve nazik bir davada şahsına, ülke çıkarlarına ve rejime bağlılık konusunda hiç kimseden geri olmadıkları şüphesiz bulunan Mahkeme Heyetinin kararlarını, şahsi duygularına göre değil, vicdani kanaatleri altında yasa hükümlerine uygun olarak vermiş olmalarından memnunluk duymuştu.
…
Yalnız şu var ki; meselenin meydana çıktığı andan beri Atatürk’ün kafasında çeşitli sorular halinde durmadan genişleyen bir tereddüt gölgesi belirmiş bulunuyordu: Sanıklardan bazıları, ilk ifadelerinde “suikast” teşebbüsünden bahsettikleri sırada, teşebbüsün elebaşısı olarak, Ali Saip Ursavaş’ı ileri sürmüşlerdi; gerçi bu sanıklar sonradan çeşitli yerlerde, resmi ve adli makamlar huzurunda hatta kısmen yazılı olarak, tekrar ettikleri bu ifadelerini dayanamadıkları işkence ve baskılar altında verdiklerini iddia etmişlerdi ve mahkeme de yeterli delillere dayanmadığı için bu itirafları yasal olarak değer vermeye layık ve sahipleri aleyhinde hüküm vermeğe yeter görmemişti… Fakat denildiği gibi, baskı altında yapılmış yalanlar da olsa, bu ifadeler verilmişti ve suikast düşüncesinin baş düzenleyicisi olarak Ali Saip Ursavaş’tan bahsedilmişti… Acaba bu yolda konuşanlar, durup dururken, neden ve ne gibi bir ilişkiyle Ursavaş’ı hatırlamışlar ve baş düzenleyici olarak onun adını ortaya atmışlardı?.. Meselâ ilk defa bu tarzda konuşmuş olan Yahya, kendisini nereden tanıyordu, onunla eskiden bir ilişkisi olmuş muydu ve aralarında şöyle, ya böyle bir olay geçmiş miydi?
Hadi diyelim ki, bazıları tarafından iddia edildiği gibi, Yahya’ya ve diğerlerine bunu zor ve şiddetli baskı ile zabıta ve emniyet memurları söyletmişlerdi; ama ayrı ayrı yerlerde görev yapan bu memurlar nasıl ve nerede görüşüp böyle bir karar ve sözbirliğine varmışlardı ve bununla şahısları için ne gibi bir çıkar sağlamak istiyorlardı? Yoksa onlara böyle bir emir mi verilmişti; eğer öyle ise bu emri kim veya kimler vermişti ve bunların hedef ve amaçları ne idi?
Diğer taraftan zabıta ve emniyet memurlarının toptan, Ali Saip’in şu veya bu sebepten dolayı düşmanları olduğu ve kendisinden intikam almak için fırsat bekledikleri söylenen şahıs ve grupların etkisi altında kalmalarına da mantıken imkân yoktu… Şu halde gerçek durum ne idi? Bu yön, yargılama sırasında gereği gibi aydınlanmış değildi; halbuki Atatürk’ün çok eskiden tanıyıp o zamana kadar aralıksız güvendiği Ali Saip’e karşı ileride alacağı tavrı belirlemesi için özellikle bu noktanın aydınlanması gerekiyordu…
İşte bu gereklilik üzerine, düğümü bizzat çözmek kararını vermişti; o günlerde İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında bulunuyorduk. Başta “sanıkların ilk ifadelerini değiştirmiş olmalarının nedeni ne olabilir?” şeklindeki soru olmak üzere uzunca bir soru listesi hazırlattı ve Hükümete gönderdi…
Öğrendiğime göre bu listeyi, o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya vekalet etmekte bulunan İktisat Bakanı Celal Bayar, Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer ile savcı Baha Arıkan’a vermiş, cevap hazırlamalarını istemiştir, bu iki zat listeyi inceledikten sonra, çok çeşitli olan sorulara uzaktan, yazı ile cevap vermenin, pek güç olacağına hükmetmişler, soruşturma evrakını yanlarına alıp Atatürk’e sözlü olarak açıklamada bulunmak üzere İstanbul’a gelmişlerdi…
Aynı günün sabahı (20 Şubat 1936) Başbakan İsmet İnönü de, yanında Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu olduğu halde trenle İstanbul’a geldiler; kendilerini Haydarpaşa’da karşıladık; motorla Dolmabahçe rıhtımına gelince Atatürk’ün henüz uykuda bulunduğunu öğrendik… İnönü bana: “Hadi seninle şehir içinde bir gezinti yapalım” dedi. Rıhtımda bulunan otomobiline bindik; ilkin Şişli’ye, oradan da Fatih’e gidip geldik…
İnönü’nün yolda ilk sözü:
“Atatürk mahkeme kararından müteessir oldu mu?” sorusu oldu…
“Hayır katiyen,” dedim, “Onun hakimlerin bağımsız ve kararlarında tam serbestiye sahip olmaları ilkesi üzerinde ne kadar hassas ve titiz olduğunu bilirsiniz; bu itibarla tam aksine memnunluk duyduğuna şahit oldum.”
“Öyle ise sorularının nedeni ve anlamı nedir?”
kendilerine yukarıdaki düşünceleri anlattıktan sonra:
“Maksadı bundan böyle şahsen Ali Saip’e karşı alacağı tavrı belirleyebilmektir,” cevabını verdim.
Konuşmamız burada bitmiş, kendisi misafir olacağı Pera Palas Oteline gitmişti…
O akşam sofrada Başbakan İsmet İnönü ile beraber Adliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu ve Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, daha bazı misafirler ve Şükrü Sökmensüer ile Baha Arıkan da vardı, emirleri üzerine sofranın bir köşesine, ben de ilişmiş bulunuyordum.
Bir müddet öteden beriden konuşulduktan sonra söz günün meselesine geldi ve Atatürk’ün işareti üzerine Şükrü Sökmensüer evrakı sırasıyla okumaya başladı…
Evrak arasında Ali Saip’in ortağına ve ailesine İstanbul’da çekip emniyet makamlarınca anlamlı görülmüş olan bazı telgraflardan bahsediliyordu… Atatürk bunların asıllarını okumak istediğini söyledi ve bulunmasını bana emretti…
Sofradan ayrıldım; Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğünün de bağlı bulunduğu Ulaştırma Bakanlığını o zaman rahmetli Ali Çetinkaya işgal ediyordu; telefonla kendisini bulum; durumu açıklayarak arşivlerden, tarihlerini bildirdiğim telgrafların asıllarını çıkartıp telefonla bana yazdırmaları için gerekenlere emir vermesini rica ettim.
İşi takip etmek için büromda kalmıştım, bir-iki saat sonra ilgili memurlar istenilen telgrafları bulmuşlar birer birer yazdırmaya başlamışlardı. Her yazılanı derhal sofraya götürüyor, tekrar büroma dönüyordum. Bu sebeple toplantıdaki bütün konuşmaları, aralıksız, izlemek imkânını bulamamıştım…
Tahkikat evrakını okuma ve inceleme sabaha kadar sürmüştü, neticede Atatürk’ün edindiği izlenim şu olmuştu: İngiliz Elçisinin, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verdiği nota ve Amman Emniyet müdürünün vaki olan ifadelerine göre bir suikast planlandığı muhakkaktır. Ama Ali Saip bu suikast girişiminden haberdar değildi. Fakat anlaşılmıştır ki o, bütün Güney çevresinde, yaygın bir halde söylendiği gibi, öteden beri kaçakçılık işleri ile yakından ilgilidir. Bu münasebetle çoğu kaçakçı olan sanıklarla sürekli temas halinde bulunmuş , çiftliğini onlara sığınma yeri yapmıştır… Suikast düzenleyen Çerkez Ethem ve arkadaşları da bunu bilmektedirler ve suikast için teşvik ettikleri Yahya ile arkadaşlarını cesaretlendirmek maksadıyla onlara Ali Saip’in de işin içinde bulunduğunu ve kendisinin “adamı ipten alıp, ipe götürecek kadar” kuvvet ve nüfuz sahibi olduğunu söylemişlerdir.
Bu kanıya vardıktan sonra, tabidir ki Atatürk, artık Ali Saip ile eski ilişkisini sürdüremezdi; nitekim onun tahliyesinden sonra derhal İstanbul’a gelip kabulü için benim aracılığımla yaptığı bütün ricalarına iltifat etmemiş, bir daha kendisiyle görüşmemiştir.
(Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,1973; s. 377-400)